Sünnet-i İlâhî

Sünnet-i İlâhî

Felsefe terminolojisinde (terim biliminde) “evren düzeni” ve sebepler (nedenler) kanunu” adını alan kavram; din dilinde “sünnet-i ilâhî” olarak adlandırılır. Kur’ân-ı Kerim birkaç kez: “Allah’ın sünnetinde (ilâhî kanunlar düzeninde) değişiklik bulamazsın.” buyurur.[1]

    Demek oluyor ki Allah’ın işinde özel bir yol-yordam, sabit bir formül vardır ve değişkenlik, kararsızlık yoktur.

Fâtır Suresi’nde bu anlam tekrarlanarak ve güçlendirilerek ifade buyurulur:

   Asla Allah’ın sünnetinde tebdil bulamazsın. Asla Allah’ın sünnetinde bir dönüşüm (tahvil) de bulamazsın.[2]

   Asla Allah’ın sünnetinde tebdil olmaz; yani Allah’ın sünneti/sünnet-i ilâhî, başka bir sünnet, kanun ile değişmez; bir kanunun ilga, neshedilip başka bir kanunun onun yerini alması söz konusu olmaz. Allah’ın sünnetinde, asla tahvil (tağyir) de olmaz; yani bir sünnet-i ilâhînin yerini başkası almadığı gibi uzlaşıma dayanan bir kanunda olduğu gibi, bir kanuna bir ek madde eklenerek kanunun bünyesinde -bütünü kaldırılmaksızın- bir şey eklenecek veya çıkarılacak da değildir.

    Hayret ve hayranlık verici bir Kitap’tan, yine hayret ve hayranlık uyandıran bir cümledir bu! Ne büyüktür Kur’ân! Bilgiler, bilimler için öncü, takva sahiplerinin yoldaşıdır. Nice feylesof yıllarca araştırır, genel nedensellik (sebebe bağlılık, illiyet) kanununu, yaratış kanunlarını elde eder, övünmek ve böbürlenmek ister, “ne de şaşılası bir sırrı açtım, ne de ulu bir kanunu tanıdım, belirledim” derken; ansızın Kur’ân-ı Kerim’i önünde görür ve bir de bakar ki çok mükemmel ve aynı zamanda sade bir deyişle bu “açıkladım” dediği sır, açıklanmıştır bile: “Allah’ın sünneti asla değişmez.”

    Kim bundan daha açık söyleyebilir ki? Hangi cümle bundan daha özlü ve sağlam olabilir ki? “Allah’ın kanunu asla değişmez.”

    Kur’ân-ı Kerim sadece genel olarak yaratılışın kanuna, yönteme bağlı olduğunu bildirmekle yetinmez, bazen de özel kanunlarından bazılarını tanıtır.

   Toplumların mutluluğu ve mutsuzluğu hakkında şöyle buyurur:

   Allah, hiçbir milletin durumunu, onlar kendi durumlarını değiştirmedikçe değiştirmez.[3]

    Bu ayet-i kerime; milletlerin geri kalması veya ilerlemesinin remzini, sırrını açıklar. Hiçbir halk topluluğu mutsuzluktan mutluluğa geçemez, mutsuzluğun etkenlerini kendinden uzaklaştırmadıkça. Buna karşılık mutlu olan bir millet de yine bedbahtlık etkenlerini gerçekleştirmedikçe Allah onu bedbaht, mutsuz kılmaz.

    Çok defa sızlanır dururuz: Niçin Allah ABD’nin jandarması olan bir avuç Yahudi’yi yedi yüz milyon Müslüman’a musallat ediyor ki? Askerî, siyasî, fikrî, iktisadî alanda bu altta kalışın sebebi nedir ki? Niçin yüz milyon Arap 5 Haziran Savaşı’nda yenilgiye uğradı? (118) Allah niçin Müslümanlara ululuk, izzet vermez? Neden doğa kanunlarını Müslümanlar yararına çevirmez ve döndürmez? Böyle sızlanır ve kızarız. Geceleri gam-kasvet basar, uykumuz kaçar, zahmet çeker, inler dururuz, dua ederiz, istigase eder, Allah’tan yardım isteriz, ne var ki dualarımız müstecab olmaz, çağrılarımız yanıt bulmaz. Bu konuda da Kur’ân-ı Kerim’in verdiği cevap tek cümledir:

   İnnellâhe lâ yugayyiru mâ bi-kavmin hattâ yugayyirû mâ bi-enfusihim.

   Allah, kanununu değiştirmez. Biz kendimizi değiştirmeliyiz. Biz ki bilgisizliğe batmış, ahlâk bozukluğuna dalmışız; vahdet ve ittifakımızdan, birlik ve elbirliğimizden eser kalmamış, buna rağmen Allah’ın bize yar ve yardımcı olmasını istiyoruz. Biz ki küçük bir olay için bin türlü dedikodu ve söylenti yayarız, yalancılığı ve eğriliği yol-yordam edinmişiz, her erdemden uzaklaşmış ve istifa etmişiz, aynı zamanda dünyanın efendisi olmak isteriz. Bu mümkün değildir.

    Yahudilere gönderilen kutsal kitaplarda -ki uygunsuz ve yakışıksız tutumlarından dolayı, her milletten çok onlara peygamber gönderilmiştir. Çünkü peygambere duyulan ihtiyaç, onlarda daha fazla olmuştur - bu millet[4] için, iki toplumsal olgu ve akım, iki inkılap ve değişim önceden bildirilmişti ve her ikisi de vuku buldu. Kur’ân-ı Kerim bu iki önceden bildirilmiş haberi ve sonra bunların Yahudi Tarihinde gerçekleştiğini bize bildirmektedir. Bu habere göre onlar iki kez yeryüzünde fesada, bozgunculuğa sebep olurlar ve Allah onları cezalandırır.

    Kur’ân-ı Kerim daha sonra genel bir formül bildirir. Formül şudur: Her fesat bir yenilginin, bir darbenin ve mutsuzluğun başlangıcıdır ve her kendini düzeltme, ıslah etme girişimi Allah’ın rahmetinin de yenilenmesi demektir.

İsrailoğulları’na ihtar ettik: Siz iki kez yeryüzünde fesat çıkarırsınız, ululanır ve büyüklenirsiniz. (Halk üzerinde gücünüzü kötüye kullanır, başkalarının haklarına tecavüz edersiniz. Sömürücülerin sömürgelerde yaptıkları gibi.) İlk kezden sonra, üzerinizde güçlü kullarımızı salarız, size baskın olur, ülkenize hükümlerini geçirirler.

   İkinci kez -siz kendinizi değiştirdikten sonra- sizi tekrar onlara üstün kılarız, mal, evlât ve asker ile sizi güçlendiririz.

    İyilik ederseniz sizin yararınızadır, kötülük etseniz de kendinizedir. Sonuncu vaadin vakti gelince, düşmanı size musallat kılarız, sizi mutsuz kılar, ülkenize ve mabedinize tekrar ayak basarlar, her yeri harap ederler. Bundan sonra belki Rabbiniz size tekrar acır (yani bu ikinci mutsuzluktan, felâketten sonra sizi tekrar mutlu kılar), ancak eğer siz dönerseniz Biz de döneriz (yani yüz defa fesat çıkarsanız biz de o kadar sizi mutsuz kılarız. İyiliğe dönüp değişirseniz, biz de yöntemimizi değiştiririz) ve cehennemi kâfirler (gerçeği inkâr edenler, örtenler) için zindan kılmışızdır.[5]

   Gerçekte bu ayetler de “İnnallahe lâ-yugayyiru mâ bi-kavmin hattâ yugayyirû mâ bi-enfûsihim” genel ilkesinin daha ayrıntılı bir açıklamasıdır.

--------------------------------------------

[1]- Ahzâb, 62; Feth, 23.

 

[2]- Fâtır, 43.

 

[3]- Ra’d, 11

 

[4]- Ümmet. (H. Hatemi)

 

[5]- İsrâ Suresi, 4-8.

Yorumlar

Yorum bırak

* Yıldız ile işaretlenmiş alanların kesinlikle değere sahip olmalıdır.